Rasyonel bir hükümet
düzenli bir sınır ticareti rejimi ile hem iyi bir gümrük geliri elde eder
hem de yurttaşlarını yasal olmayan işlere yönlendirmiş olmazdı. Lise ikiden terk Memişlerin Recep
hatırı sayılır bir işadamı oldu
Çocukluk arkadaşım Reco

lise ikiden terk

ele avuca sığmaz bir delikanlıydı. Gerçekten deliydi

çünkü deli olmasa

İran'a koyun götürüp perdelik tül kumaş getiren kaçakçılara takılıp

okulu bırakmazdı. Kaçakçı dediğime bakmayın

aslında Doğu Anadolu'nun ihracat ve ithalatçılarıydı onlar. Yaylalarımız yaz aylarında koyun beslemeye çok elverişli olduğundan

bilmem kaç milyon koyun besleniyor; fakat ihracat yasak olduğundan

hayvancıklar ancak Erzurum'a götürülüp et kombinasına satılabiliyordu. İranlı tüccarın (hem de TL olarak) teklif ettiği fiyatlarsa cazipti.
Öte yandan

İran petrol geliriyle bol miktarda kumaş ve züccaciye eşyası ithal ediyor; bunların bir kısmını Türkiye'ye (TL karşılığında ve 'kaçak' olarak!) ihraç ederek

elde ettiği Türk lirası 'döviz' ile de kasaplık hayvan satın alıyordu. Rasyonel bir hükümet

düzenli bir sınır ticareti rejimi ile hem ciddi bir gümrük geliri elde eder

hem de yurttaşlarını yasal olmayan işlere yönlendirmiş olmazdı. Bizim Reco da böylece okulunu terk etmez ve (bizim gibi!) okuyup adam olurdu.
Olmadı. Devlet mânen kaçak olduğundan

yurttaşlarının madden kaçak olmasını sanki dengeleyici bir unsur olarak gerekli görüyordu. Girişken Reco

limit entegral hesaplarıyla vakit geçireceğine

ülke limitlerini aşarak Orta Doğu'yu entegral bir yapıya kavuşturma (!) peşine düştü. Düştü de ne oldu? Lise ikiden terk Memişlerin Recep

hatırı sayılır bir işadamı oldu. Şu anda altı şirketin patronudur ve Rusya'dan İran'a

Bulgaristan'dan Azerbaycan'a kadar birçok ülkeyle alış veriş etmektedir.
Otokrat Patrona öneriler
Recep'le görüşmeyeli neredeyse 30 yıl olmuş. Ben tarih

iktisat

işletme filan okuyup masa başında 'adam olmaya' çalışırken; Recep önce at sırtında (vücuduna sardığı metrelerce tül perdeyi İran'dan Türkiye'ye getirip satarak); sonra otomobil

tren

gemi

uçak bilumum vasıtalarla ülke ülke dolaşıp deri ve kumaş giyim eşyası satarak; karşılığında çeşitli elektronik eşya ithal edip Türkiye'de pazarlayarak 'adam olmayı' başardı. (Geçen hafta 'cepten' aradığımda Çin'deydi; hâlâ değişmeyen Ağrı şivesiyle "Şengay'dayim; valla billa burasi Nev York'i geçmiş" diyordu.)
Uzatmayalım; Memişlerin Recep nasıl olmuşsa olmuş

geçen yıl Yeni Şafak'taki yazılarımdan birini görmüş. Telefonumu öğrenip bana ulaştı. Ziya Şark'ta buluşup unutulmaz birkaç saat geçirdik. Sonra beni şirketine davet etti. Bir düzineden fazla

gerçekten kapasiteli yöneticiyle çalışıyor. Hepsi de kendisine karşı son derece saygılı davranıyorlar. Altı şirketi tek çatı altında toplamış; yakında müstakil bir binaya taşınacaklarmış.
ESKİSİ GİBİ MUTLU OLAMİRİM
Konuşmamızın sonlarına doğru

ben kendisini takdir eden ifadeler kullanırken

birden ciddileşti ve "işler böyüdükçe eskisi kimi mutli olamirim!" dedi. Allah

Allah! "Ulan

.ok gibi para kazanirsin hıyar; niye mutli olamirsin?" diye takılıyorum. Hayret! Ciddiyetini hiç bozmuyor: "İşlere yetişemirim

Misto. Adamlarım heç bene benzemir. Ben aha gövdemi taşin altina sohmişim; onnar barmaklarini bilem sohmirlar!"
Yine uzatmayalım. Birkaç haftalık bir danışmanlık çalışması başlatıyoruz. "Taşın altına parmaklarını bile sokmayan" yöneticilerle tek tek konuşuyorum. İkisi dışında

hepsini son derece kapasiteli ve arzulu buluyorum.
Liderlik öğrenilemez
Liderlik

şairlik gibi midir? Yani insan liderlik vasıflarına anadan doğma mı sahip olur? Gerçi şairliğin bile öğrenilebilir olduğunu; çalışıp çabalayarak pekâla şiir yazılabileceğini söyleyenler de var. Şimdilerde roman yazmaya merak salan şair Murat Menteş

Dergâh dergisinde kendisiyle yapılan bir söyleşide

"gebersem de birinci sınıf şiir yazamadım. Bari roman yazayım!" der gibiydi.
On yıl önce yayımladığım ve maalesef artık piyasada bulunmayan Yöneticilik Dersleri başlıklı kitapta ben de bu meseleye eğilmiş ve iki işletme hocasının yaklaşımlarından hareketle konuyu tartışmıştım. Kısa bir özet fena olmaz sanırım:
Abraham Zaleznik ile Pierre Casse

günümüzün önde gelen iki işletme profesörü. Dünyanın en ünlü iş idaresi okullarında ders okutuyorlar. Biri

liderlik öğrenilemez

diyor; öteki

öğrenilebilir

diyor. Hangisi haklı?
Zaleznik'e göre

liderlik öğrenilebilecek bir hüner değildir. "Ancak

liderliğe ve bilimsel yöneticiliğin sınırlarına dair ciddi bir entellektüel kavrayış

şirketlerin bastırılmış liderlik potansiyellerini serbest bırakmasına ve potansiyel liderlerin tanınmasına yardımcı olabilir."
Geçen yüzyılın önde gelen Amerikan girişimcileri

iş hayatında liderliğin Allah vergisi olduğuna inanıyorlardı. Hemen hemen hepsi inanmış birer Protestan idiler; çok çalışma ve kadercilik temelli Protestan ahlâkı iliklerine işlemişti. Çalışanlara tepeden bakıyor

onları tehdit ve sindirme ile işe bağlıyorlardı.
Ne var ki

iş hayatı karmaşıklaştıkça

bu kibirli yaklaşım verimsiz olmaya başladı. Bu yüzyılın başlarından itibaren

bilimsel yöneticilik formüle edildi ve profesyonel yöneticilerin otokrat liderlerden daha yararlı olduğu fikri ağırlık kazandı. Bu yaklaşım zamanla çok başarılı oldu ve bilimsel yöneticiliğin ilkeleri yaygın biçimde kurumsallaştırıldı.
Zaleznik'e göre

şimdi onun da defteri dürülmek üzere. Niçin? Çünkü

yeterince yenilikçi değil. "Yöneticilik süreç-yönlüdür; özgürlüğün temeli olan kaosu ve bireyciliği baskı altına alır. Şirketleri

ne yapmalarından çok

nasıl yapmaları üzerinde yoğunlaşmaya teşvik eder."
Walmart'ın kurucusu Sam Walton

başkan odasında oturup kâr/zarar cetvellerini kontrol etmek yerine

gününü satış mağazalarını dolaşmak ve not tutmakla geçirirdi. Yöneticiler hayal güçlerini fazla kullanmaz veya kullanmak istemezler; oysa liderin bütün gücü buradan gelmektedir. Gandi büyük lider ve usta taktisyendi. İngilizlerle mücadelesinde

elindeki her şeyi kullanıyordu: Pasif direnişten tuz vergisi gibi sembolik konulara kadar her şey.
İşletme yönetiminin temel ilkeleri aslında insanı utandıracak kadar basittirler. Ancak

yöneticiler bu ilkelere tutsak olurken

liderler onları hazmeder ve ihtiyaç ortaya çıktıkça kullanırlar. Fırsatçıdırlar; vakit kaybetmeden işe dalarlar. Dolayısıyla

liderlik öğrenilemez. Her insanın kumaşında gizlidir. Şirketler

bastırılmış liderlik potansiyellerinin açığa çıkarılmasına yardımcı olabildikleri ölçüde

kendi geleceklerini teminat altına almış olurlar.
Memişlerin Recep'e yazdığım rapor
1. MŞG (Memiş Şirketler Grubu)

özgün bir ticarî oluşumdur.
(Mustafa Kutlu'ya not: Bu 'özgün' lafını yazarlar kadar nedense iş adamları da çok seviyor. 'Şirketiniz son derece özgün bir yapıya sahip' veya 'Gelişiminiz bayağı özgün çizgiler taşıyor' dediniz mi

akan sular duruyor! Bu ne iş

Chef?) Büyüme potansiyeli şu anki boyutlarının çok üzerindedir. Bir nesil içinde uluslararası bir işletmeler bütünü olması gayet mümkündür. (Zaten kafasına Moskova

Kiev ve Tahran'da şirket kurmayı sokmuş. Sular biraz durulsa

Erivan

Tiflis ve Kerkük'te de faaliyette bulunmayı düşünüyor.)
2. Keza

sizin bu oluşumda özgün bir yeriniz vardır. Tutku

gayret ve icatçılığınızla MŞG'nin başarısında merkezî bir konumdasınız. (İmdi

ben bu doğru fakat az çok şatafatlı lafları etmezsem

Reco bundan sonra söyleyeceklerimi dinler mi?
El Cevap: Dinlemez!)
3. Yukarıdaki (ve saymaya gerek duymadığım) niteliklerinizin yanısıra

son derece 'mütehakkim' bir kişiliğiniz vardır. Kadîm dönemlerde yaşamış olsaydınız

mutlaka padişahlığa göz dikerdiniz; olmadı

sadrazamlığa!
4. Hükmedici kişilik

olumlu olduğu kadar

olumsuz sonuçları olan bir kişiliktir. Beraber çalıştığı insanları yıldırma ihtimali çok yüksektir. Çoğu kez

hiç farkında olmadan

diğer insanların sorumluluk almasını engeller. Adamlarınız büyük ölçüde bu yüzden parmaklarını taşın altına sokmuyor olabilirler. İstemedikleri için değil; muhtemelen çekindikleri için!
5. "Kimseyi mötive edemirim!" diyorsunuz. İnsan başkasını motive edemez! Hiç kimse çocuk yerine konmak istemez. Önemli olan

insanların kendi kendilerini motive edebilecekleri bir ortamı hazırlamaktır. Hükmedici kişilik

çoğu zaman bu gerçeği görmez. Motive olmak

'gaza gelmek' değil; kendini gazaya hazırlamaktır.
6. En büyük şikâyetlerinizden biri

yöneticilerinizin risk üstlenmek istemeyişidir. İşletmelerimizi akıllıca yönetmek ve cesur kararlar verebilmek için

geriye kalan yüzde 1'i bulmak zorundayız. Bunların bir kısmı işletmemizin dışında mevcuttur; aranıp bulunmaları gerekir. Bir kısmı ise işletmemizde potansiyel olarak mevcuttur; bulunup işlenmeleri gerekir.
7. Yöneticilerinizin çoğunun iyi niyetli olduklarından şüphem yok. Sadece üstlerinde

pasifleştirici bir kültürün tozları birikmiştir. İşletmeyi toza boğmadan bu insanları aktifleştirmek mümkündür. Hepsini olmasa da

bir kısmını. Bir kişinin bile ciddi değişimi

önemli bir örgütsel dönüşümün fitilini ateşleyebilir.
8. Mevcut fonksiyon ve ihtiyaçları da göz önünde bulundurarak

birkaç uygun yöneticinin dışarıdan transferi ve mevcutlardan büsbütün pasif kişilikli bir-iki yöneticinin işine son verilmesi dönüşüm sürecini hızlandırabilir. (Beşiktaş'ın Ailton'u verip

Şevçenko'yu transfer etmesi gibi bir şey yani!) Ancak

eski ve yeni kültürlerin sentezi çok iyi yapılmalı; yeninin mutlaka iyi olduğu düşünülmemelidir.
9. Mevcut yöneticilerinizin hepsinin pasif ve değişmez karakterde olduğunu düşünüyorsanız

size hiçbir danışman faydalı olamaz

Recep Efendi. Değişimin

zor da olsa

mümkün olduğuna önce siz (gerçekten!) inanırsanız

yeni bir süreç başlayabilir. Kendilerini değiştirmeyenler

başkalarını değiştiremezler.
10. Söylediklerimi inandırıcı bulmuyorsanız

işletmelerdeki hisselerinizi satıp

elde edeceğiniz paranın rantıyla yaşamaya bakın. Adamdan para kazanamayanlar

ancak paradan para kazanabilirler!
Liderlik öğrenilebilir!
En basit hakikate ulaşmak yıllar süren bir tefekkür gerektirir

diyor Spencer-Brown. Eylem değil

muhakeme değil

hesap değil. Her hangi bir türdeki meşguliyet değil. Okuma değil

konuşma değil. Sadece neyi bilmeye ihtiyaç duyduğumuzu akılda tutmak. Bütün mesele bu!
Lider ile yöneticiyi ayıran "Ne" ile "Nasıl" sorularıdır. İstikamet verebilmek için

nasıl'dan çok ne'yi cevaplandırmak gerekiyor. Pierre Casse'ye göre

nasıl'dan ne'ye geçmek bir beceri işidir ve bütün beceriler öğrenilebilir. Liderin ilk adımı

beraber çalıştığı insanlar için bir istikamet tayin etmektir. İnsanların çoğu

tayin edilmiş istikametlerde nasıl yürüyeceklerini bilirler. Bu bir sosyal kültür meselesidir aynı zamanda. Ancak

yürünecek yolun tespiti basit yöneticiliğin sınırlarını aşar. Yürünecek yol

tek kelimeyle söylersek

vizyon gerektirir. Her vizyon çok veciz bir cümleyle dile getirilmeli ve bir strateji ile desteklenmelidir.
Vizyonu dile getiren cümle gibi

stratejik plan da kısa olmalıdır

diyor Casse; bir ila on sayfa arası. Vizyon benimsetildikten

stratejik plan ortaya konulduktan sonra

yapılacak iş

insanların yeteneklerini harekete geçirmektir. Görev tanımı yapıp

insanları o görevlere koşmak yöneticiliktir; lider

görevleri insanların kabiliyetlerine göre yeniden tasarlar.
Liderin bundan sonra atacağı adım

bütün bu bilgi

vizyon

strateji ve yeteneği eyleme dönüştürmektir. Önce beklentiler açıklığa kavuşturulur

yetki devri yapılır; yani lider

takımıyla kesintisiz bir müzakere ve ardından iş yapma sürecine girer. Pierre Casse'ye göre

herkes "anadan doğma lider"dir.
Liderlikte

şu üç temel başarı faktörünün farkında olmak çok önemlidir. Birinci faktör esnekliktir. İkincisi

belirsizlikle başa çıkma kabiliyetidir. Üçüncü başarı faktörü ise yenilikçiliktir. Zaleznik ile Casse arasındaki fark

ikincinin bütün bu liderlik niteliklerinin öğrenilebilir olduğunu ileri sürmesidir. Haklı mı dersiniz?
Mustafa Özel
__________________
Belkide uzak mesafeler arasında
hayaller bile dayanamaz usulca silinirler…